Bir Zamanlar Dublaj
Teferruat
İstanbul Film Festivali vesilesiyle, bu büyülü dünyanın eski
günlerine doğru bir yolculuk yapıyor. Yetmiş yılı aşkın bir süre
öncesine. Sinemalarda orkestraların artık çalmadığı, ara
yazıların olmadığı yıllar bunlar. Yani sessiz film sona ermiş,
sinemalara sesli makineler getirilmiş. Yabancı filmler önce
orijinal dillerinde oynatılmışsa da, bir süre sonra İstanbul
ahalisinin büyük kısmının yabancı dil bilmediği anlaşılmış. Yani
kahramanlar artık Türkçe konuşacak. Dublaj diye bir sihir söz
konusu.
|
Yıl
1932. Türkiye’de filmler sesli çekiliyor. İpek Film ve
Muhsin Ertuğrul dönemi.
Yani
dublaj söz konusu olunca sadece yabancı dilde filmlerden
söz edildiği bir dönem. Nişantaşı Valikonağı Caddesinde
bir ekmek fabrikası kiralanarak “İpek Film Stüdyosu"na
dönüştürülmüş. Teknik kuruluşu yapan kişi W. Morchenn
adlı bir Alman.
|

Tayyare Sineması’nda 1946 yılında bir
Mısır filmi gösteriliyor:
‘Cehennem Elçisi’. |
Yabancı filmlere dublaj yapmak
için hazırlıklar tamamlanmış. O zamanlar yedi yaşında olan Osman
İpekçi’nin kızı İnci ilk sesi alınan kişi. Yıllar önce, o gün
çekilen filmi birlikte seyrederken şöyle anlatmıştı: “Babam aynı
zamanda elektrik mühendisi olduğu için bu işi o üstlendi.
Almanya’dan bir dublaj mütehassısı getirdiler. İlk dublajı da
bahçede benle tecrübe ettiler. Babam, kuzenlerim ve Nazım abi
[Hikmet] tabii bu işin başındalar. Bana dublaj yaptırdılar.
Elime birşey vermişler. Verdiklerine göre tahmin ediyorum ki 7
yaşındayım, çünkü verilen yazıyı okuyorum. Duruyorum, Nazım
devam et diyor ve elimden kağıdı alıyor. Çok sıkılıyorum, ama
konuşuyorum. Hepsi memnunlar, çok da güzel deniliyor.” İnci
İpekçi daha sonraki dönemde çocuk karakterleri konuşarak rol
başına 2,5 lira aldığını anımsıyor: “Çok hoşuma da gidiyordu,
çünkü o dublajlar bittiğinde bana 2,5 lira para veriyorlardı.
Çocukluğumda 12 Lorel Hardi filmi dublajında konuşmuştum”.
|

İpek
Film Stüdyosu’nda ilk dublaj çalışmalarından:
Ortadaki Mahmut Moralı. |
|
Dublajın ilk dönemine tanık olan ve daha sonra dublaj
kraliçesi olarak da anılacak Adalet Cimcoz ise bir
sonraki adımı hatırlıyor: “Yanılmıyorsam, Türkçe
sözlendirilen ilk film ‘Güneş Doğarken’ adlı bir Alman
savaş filmiydi. |
Yalnız Şehir Tiyatrosu
sanatçıları konuşmuştu bu filmde”. Mahmut Moralı
yönetmenliğindeki Darülbedayi sanatçılarının konuşmaları bir
süre doğal gelmeyince, dublaj yönetimi o dönem İpek Film’le
yakın ilişkiler içinde bulunan Nazım Hikmet’e verilir. Nazım
değişik kesimlerden insanları bu işe sokar. Bunlar arasında
Ferdi Tayfur ve eşi Melek de vardır. Ferdi Tayfur’un kızkardeşi
olan Adalet Cimcoz’un ise daha seyirci olmak dışında sinemayla
bir ilişkisi yoktur. Adalet hanım anlatmaya devam ediyor:
“Benim ilk dinlediğim Türkçe
sözlü film ‘Doktor Moro’nun Adası’ydı. Melek (Muhlis
Sabahattin’in kızı ve Ferdi Tayfur’un karısı) konuşuyordu
başkadın oyuncuyu. Melek kendini dinlemek, eleştirmek için eski
İpek Sineması’na beni de sürüklemişti. Yabancı kişilerin
dilimizi konuşması gülünç gelmişti bana. ‘Biz insan değil
miyiz?’ diye bağıran bir tuhaf, bizlere hiç benzemeyen
insanlar!” 1934 yılında Nurullah Ataç da bir dergi yazısında
aynı konuya değinir: “Şimdi filmleri ‘tercüme’ de ediyorlar (dubbing).
Doğru, fakat bunu beğenmeyenler, aslı İngilizce ‘çevrildiği’
halde Fransızca veya Almanca filmlerden sinirlenenler çok“.
King Kong
Filmiyle Başlayan Meslek
O günlerde Toprak Mahsulleri
Ofisinde mütercim (çevirmen) olan Adalet Cimcoz bu işe nasıl
bulaştığını ise şöyle anlatıyor: “Ferdi’yle karısı evde durmadan
dublajdan söz ederlerdi, ama bir kez bile bana ‘gel gör’
dememişlerdi. O günlerde Ferdi dublaj yöneticisi değildi daha,
konuşuyordu yalnızca. Bütün gün bir yabancı şirkette çalışır,
akşamları giderdi bu işe. Ferdi’nin eşi Melek hastalanınca,
başkadın rollerini konuşacak, ama tiyatro dışından birini
istemişler. Ferdi de ‘Kardeşim var, sesi fena değildir’ demiş.
İşte böyle bir rastlantıyla girdim bu işe”. İlk seslendirdiği
ise film ‘King Kong’ olur. Resmi bir kurumda da çalıştığı için
adı Seniye Sonku olarak kayıtlara geçer. “İlk zamanlar seansına
üç lira verirlerdi, zamanla bu miktar otuz lirayı buldu. Fakat,
tabiî bu da, sırf bununla geçinenleri tatmin etmese gerekir".
|
Adalet Cimcoz bir
süre birlikte çalıştığı Nâzım Hikmet’in dublaj
yönetmenliğinden övgüyle söz eder: “Nâzım Hikmet’in
çalışmasını başka hiç bir yöneticide görmedim.
Yöneticinin elinde Türkçe’ye çevrilmiş ‘diyalog listesi’
vardır, ama pek işe yaramaz bu çeviriler; çevirileri
yapanlar filmi görmedikleri için, çeviriler çoğu kez
yanlıştır, ters anlamlar çıkabilir ortaya. Nâzım Hikmet
yabancı dil bilirdi; perdede konuşanları dinler,
önündeki boş kağıda heceleri ayırır, ona göre verirdi
Türkçe sözleri; böylece de artık ve eksik hece olmazdı.
|

Dublajlı filmlerin moda olduğu
çağda“Türkçe” olduğunu özellikle belirtilirdi.
Fotoğrafta Lale Sineması
|
Arada bir
kendi de heveslenir, sevdiği bir tipi konuşurdu. Şehir Tiyatrosu
sanatçılarının konuşmasını pek beğenmezdi, onun zamanında
tiyatroyla ilişkisi olmayanlar da birer ikişer mikrofonun başına
geçmişlerdi”.
Nâzım Hikmet’den sonra İpek Film’de dublaj yönetmenliğini Ferdi
Tayfur üstlenir. Sinema tarihimizde oyuncu ve yönetmen olarak da
adı geçen, ama esas ününü dublajcılığı ile yapan Ferdi Tayfur
bir dönemin efsane adıdır. Kızkardeşi Adalet Cimcoz anlatıyor
yine: “Ferdi bu işi öylesine sevdi öylesine bağlandı ki, ayrıldı
çalıştığı şirketten, büsbütün bu işe adadı kendini. O pırıl
pırıl erkek sesini çok güzel kullanırdı; kimi konuşsa yakışırdı.
Birkaç yabancı dilin yanında Türkçe’yi de çok iyi bilirdi.
Halkın konuştuğu dile önem veren Ferdi, yalın, rahat tümceler
kullanırdı. Özellikle devrik cümleler onun zamanında ağır
basmaya başlamıştı. Devrik cümleye başvurması ‘senkron’a önem
verdiğindendi, diyeceğim; ağız açık olarak biten bir cümleyi,
kapalı bir sözcükle bitirtmezdi”.
Dublajda
Ferdi Tayfur İmzası
Ferdi Tayfur’un yaptığı
seslendirmeler öylesine başarılı bulunur ki, uzun yıllar dublaj
denilince ilk akla gelen isim olur. Ferdi Tayfur özellikle ses
verdiği komik karakterlerle ün yapar. Bu karakterlerin orijinal
kişilikleri ve sözlerini bir kenara koyar, onlara yeni
özellikler ve konuşmalar yazardı. Yani bir anlamda adaptasyon
yapardı. Bu biçimde yarattığı karakterler arasında Lorel-Hardi,
Balıkçı Osman, Üç Ahbap Çavuşlar (Marx Brothers), Yani Babanoğlu
(Eddie Cantor) en çok başarı kazananlar olmuştu
|

Bir Lorel Hardi filminin el ilanı. (25
Ekim 1944) |
Dublajda ustası Nâzım Hikmet gibi tiyatro sanatçılarıyla
çalışmaktan pek hoşlanmayan Ferdi Tayfur bunun nedenini
şöyle açıklıyordu: "Dublajda muhakkak ki yalnız bu
sahada çalışanlar daha çok muvaffak oluyorlar. Çünkü
tiyatro konuşma tarzı ile film konuşma tarzı birbirini
tutmaz. Tiyatroda kelimelere sun'î birer eda
verilebilir, fakat film böyle değildir, orada her
konuşulan kelimenin perdedekinden çıktığı kanaati
seyirciye verilmelidir.
|
Biz bunun
için de daha ziyade roldeki artistin bünyesi, yaşı ve daha bir
çok hususiyetlerini nazarı itibara alarak ve hatır gönül
düşünmeden rolü en muvafık artiste veririz. Bundan dolayı da
Türkçeleştirdiğimiz filmler daima memnuniyet uyandırmaktadır".
Ferdi Tayfur'un Stan Laurel ve
Oliver Hardy’yi seslendirmeye başlayacağı zaman ne yapması
gerektiğini uzun süre düşündü. Devamı şöyle anlatılır:
"Bulmuştu. Robert Kolej'de Amerikalı bir öğretmen vardı. Garip
bir şive ile Türkçe konuşurdu. Onu stüdyoya davet ettiler. Adam
içeri girer girmez Ferdi'ye: "Nasılsınız mı?" dedi. İşte
Ferdi'nin hareket noktası bu "mı" oldu”. Ferdi Tayfur,1938
yılında kendisiyle röportaj yapan Foto Magazin dergisi
muhabirine Lorel Hardi seslendirme serüvenini şöyle anlatır:
"- Lorel Hardi'yi bu Amerikan
şivesiyle Türkçe konuşturmak nereden aklınıza geldi?
- Onların hareketlerinin komikliğine biz, bir de şive, yani ses
komikliği katmak istedik de... Yoksa hoşunuza gitmiyor mu?
- Hayır, bilâkis pek beğeniyorum. Söyledikleriniz kelime kelime
tercüme midir? Yoksa irticalen mi söylersiniz?
- Azizim; evvelâ kelime kelime, 'motamo' tercüme etmek
istedimse de, sonra kendi bulduğum esprileri onların ağız
hareketlerine ve jestlerine uydurmak çok daha iyi oldu.
Meselâ bir filmlerinde Galata
Kulesi'nin gölgesini satın alırlar, bir diğerinde Hardi bir işle
meşgul olurken "Anam olasın Ömer" şarkısını mırıldanır, Lorel de
"Bayan Safiye'ye [Ayla] rekabet mi edeceksin?" diye sorar. Daha
birçok bu kabil yerli uydurmalarımız var tabii..."
Ferdi sadece bu tür komedi
filmleri seslendirmekle kalmıyordu. İpek Film stüdyolarında
dublajı yapılan bir çok filmde Ferdi'nin sesine rastlamak
mümkündü. Onun sesine, örneğin "O Kadın Benimdir" filminde
Spencer Tracy'nin ağzından Hedy Lamarr'a ilanı aşk ederken, ya
da bir başka filmde ganster olarak kötülüklerini itiraf ederken
rastlanabilirdi. Eski filmlerde Clark Gable'ler, Roman
Navaro'lar, Gary Cooper'lar hep onun sesiyle konuşurlardı.
Ferdi Tayfur’dan sonra İpek
Film Stüdyosu’nun dublaj yönetmenliğini Orhan Boran üstlendi.
Onun bir kaç yıl süren çalışmaları sonrasında neler olduğunu
Adalet Cimcoz’dan aktaralım: “ Orhan Boran’dan sonra bir iki
yönetici daha geldi geçti İpek Film Stüdyosunda ve 1945’de
Hüsamettin Tursan geçti bu işe. Hüsamettin Tursan, Ferdi’nin
yöneticiliği sırasında başlamıştı ses almaya, yıl 1945.
Hüsamettin Tursan bugün de [1968] İpek Film Stüdyosu’nda
çalışır, hem yönetir, hem ses alır”.
Dublaj
Stüdyoları Giderek Arttı
Dublaj stüdyolarının sayısı
40’lı yıllarda iyice arttı. Bunun temel nedenleri arasında Türk
sinemasında sesli filmden dublajlı filme geçilmesi yatar.
Yazımızın başında söylediğimiz gibi, başlangıçta Türkiye’de
filmler sesli çekilirdi. 1943 yılında “daha önce sesli olarak 3
film çeken Faruk Kenç (‘Taş Parçası’, ‘Kıvırcık Paşa’, ‘Yılmaz
Ali 1940’) üç yıllık bir aradan sonra yaptığı ‘Dertli Pınar’ da
filmi tamamen sessiz çekmiş ve stüdyoda sonradan
seslendirmiştir. ‘Dertli Pınar’ ve sonraki filmlerde önceleri
filimde oynayanlar konuşurken giderek bu usul de
terkedilmiştir.” Bu durumun sinemamıza verdiği zararları bir
kenara bırakıp, yeni açılan stüdyoları görelim.
|
Halil
Kamil’in sahibi olduğu Türk Film Stüdyosu bu işe en
erken başlayanlardan biridir. Şişli’deki stüdyo 1934
yılında kurulmuş ve işe ses dublajı ile başlamıştır.
Necip Erses’in 1944 yılında Suriye Pasajı’nda kurduğu
Ses Film Stüdyosu ise
‘Acı Senfoni’ filmine yaptığı dublajla adını duyurur. O
dönemin gazetelerinde bu seslendirme “Türkiye'de ilk
defa olarak Ses Film Stüdyosu büyük bir edebi
|

1960’ların başında bir stüdyo: ‘Kavgasız Yaşıyalım’ adlı
Türk filmi seslendiriliyor. Soldan sağa Kenan Pars,
Sırrı Gültekin, ortada Adalet Cimcoz, Sami Ayanoğlu
ve Hayri Esen. |
eserin
Türkçe’ye nakledilmesi işini üstlenmiştir” başlığıyla
verilmişti. Stüdyonun dublaj yönetmeni Kâni Kıpçak’tı.
1940’lı yılların bir diğer ünlü
dublaj mekanı ise Marmara Film Stüdyosu’dur. Burada üç büyük
film şirketinin (Kemal Film, Lale Film ve Sümer Film) yılda
200’e yakın filminin dublajı yapılırdı. Dublaj rejisörleri ise
Mahmut Moralı’ydı. Ses mühendisliğini Yorgo İlyadis yapıyordu.
Bu stüdyo 1948’e kadar çalışmalarını sürdürdü.
Bu yıllarda dublajın önem
kazanmasının bir nedeni de piyasayı ele geçiren Arap
filmleridir. Özellikle Mısır kökenli olan bu filmlere yalnız
dublaj yapılmakla kalmıyor, tüm şarkıları yeniden bestelenerek,
ünlü sanatçılara okutuluyordu. Örneğin aslında bir Mısır filmi
olan ‘Acı Hatıralar’ın broşüründe, filmin oyuncuları bir iki
satırla geçiştirildikten sonra, "Türkçe Konuşanlar"a fotoğraflı
koca bir sayfa ayrılıyordu. Ama broşürün esas ağırlığını şarkı
sözleri oluşturuyordu. "Musiki adaptasyonu ve besteleri, içli,
hisli ve nezih bestekârımız Salâhaddin Pınar" tarafından yapılan
bu filmin şarkılarını Safiye Ayla okuyordu. 1945 yılından bir
başka örnek daha verelim: Yusuf Vehbi'nin başrolünü oynadığı
‘Vicdan Azabı'nın müzikleri Salahaddin Pınar idaresindedir ve
şarkıları okuyanlar da Suzan Güven ve Lütfü Güneri’dir.
Her
Sinemada Bir Cimcoz Sesi
1960’lı yıllarda yükselişe
geçen Türk sinemasında bütün filmlere dublaj yapılıyor, dönemin
starları iyi seslerin kendilerini seslendirmeleri için gayret
gösteriyorlardı. Bir aralar yerli kadın oyuncuların büyük
çoğunluğu Adalet Cimcoz’un sesiyle beyaz perdede boy gösterirdi;
Sezer Sezin, Neriman Köksal, Zeynep Sırmalı, Ayfer Feray, Türkan
Şoray ilk akla gelen isimler. Ünlü “N’olamaz” ve “n’ayır”ların
yaratıcısı Hayri Esen de bu dönemin unutulmaz isimlerinden.
Şöyle kısa bir liste yapmaya kalkarsak Abdurrahman Palay,
Sadettin Erbil, Osman Alyanak, Toron Karacaoğlu, Agah Hün,
Kâmuran Usluer, Kâmran Yüce, Mücap Ofluoğlu (Öztürk Serengil’in
ünlü yeşşee’leri ona aitti) Saltuk Kaplangı, Cüneyt Türel,
Pekcan Koşar; kadınlardan Jeyah Mahfi Ayral, Nevin Akkaya, Saime
Arcıman, Sacide Keskin, Nedret Güvenç, Tijen Par, Altan Karındaş
ilk yer vereceğimiz isimler olur.
Dublajın sonraki yılları da en
az başlangıç yılları kadar ilginç bir öykü. Dublaj, tiyatro
sanatçılarımızın hâlâ önemli bir gelir kaynağı meselâ… Sinemadan
sonra devreye giren televizyon, video ve reklam dublajcılığı ise
işin bir başka bir yönü. Biz isterseniz konuya bir nokta
koyalım. Dublajın eski günlerinde kalalım…
Gökhan Akçura
25 Kasım 2006